17 Ağustos Depremi
Eylem Özkan

17 Ağustos Depremi

Bu içerik 164 kez okundu.
Reklam

O tarihte; 17 Ağustos 1999 depreminde yaşanan doğal felaket, Türkiye’nin yaşamış olduğu en büyük ikinci depremdi. Marmara Bölgesi’nin genelinde hissedilen ve merkez üssü Gölcük olan depremde, resmi rakamlara göre 18 bin 373 kişi öldü, 48 bin 901 kişi yaralandı, 5 bin 840 kişi ise kayboldu. Fakat söylentiler daha fazla kişinin öldüğü ve kaybolduğu yönündeydi. Depremde hasar gören ya da yıkılan yapıların sayısı ise 364 bin 905 olduğu kurulan Meclis Araştırma Komisyon’u tarafından 2010 yılının Temmuz ayında açıklandı.

Takdir edersiniz ki, can kayıplarının ciddi bir bölümü binaların yıkılmasından sebepti ve tabii bu da bizleri farklı şeyleri sorgulamaya itiyor – itmeli! Jeoloji Mühendisleri Odası 1999 yılında yayınladığı raporla can kaybını artıran 3 önemli hususa değindi:

1. Aktif Fay Zonu: Aktif fay hattı önceden bilinmesine karşılık bu hat boyunca yoğun yapılaşma ve yüksek nüfus potansiyeli hasar ve can kaybını artırmıştır. Fay zonundan uzaklaştıkça özellikle yamaçlarda ve dağ eteklerinde hasarın olmadığı veya çok az olduğu görülmektedir.

 

2. Sulu Alüvyon Zemin: Bolu-Yalova arasında fay zonu ve yakın çevresi, son derece yumuşak ve gevşek tutturulmuş kil, kum ve çakıl depolarından ve alüvyon zeminden oluşmuştur. Bu tür zeminler mevcut deprem şiddetini birkaç misli artıracak olumsuz özelliklere sahiptir.

 

3. Yapım hataları: Bölge 1. derece deprem bölgesi sınırları dâhilindedir. Hal böyleyken ve deprem yönetmeliklerine uyulması zorunlu iken, depremdeki ağır hasar ve yüksek oranlı can kayıplarının önemli bir bölümü de, yapım hataları, zemin şartlarına uymayan yanlış temel tasarımları, kötü işçilik ve inşaatlarda kullanılan yapı malzemesi hataları ve çürüklüğünden kaynaklanmaktadır. (Kaynak: www.bbc.com)

 

Herhangi bir denetim gücü olmadan, plansız ve rastgele yapılan yapılarla gelişen (!) şehirlerdeki yapılaşmaya; çarpık kentleşme denir. İnsan hayatının değerinin olmadığı ülkemizde, doğal felaketlerde yaşanacak kayıplar asla azalmayacaktır.

Doğanın ihtişamına ilk tanıklık ettiğimde çok küçüktüm, ne olduğunu bile anlayamamıştım fakat çevremdeki herkesin korku dolu bakışlarını görebiliyordum. Telefonla kimseye ulaşamıyorsun, hat çekmiyor, radyo çekmiyor, cızırtılı bir şeyler duyuluyordu arada. Herkes telaş içinde bahçelerde, kaldırımlarda yatmaya başlamıştı, yaşayanlar hatırlar ve bu ne kadar böyle sürdü, hatırlamıyorum bile. Biz hasar almamıştık ama hep birlikte “çarpık kentleşme”nin sonuçlarının acısını çekiyorduk.

Peki, nasıl önlemler alındı? Gerekli şeyler yapıldı mı?

Bugün doğa bize gücünü bir kez daha göstermek istese, karşısında muzdarip olacağımız kesin.

Bülent Ecevit başkanlığında yasalarda belli değişiklikler elbette yapıldı, günümüzde hala geçerli olan var, olmayan var. Şimdi o yasalara göz atacağız ama öncelikle değinmek istediğim şey; önemli olan yasaların olması değil, yasaların uygulanması ve tüm alandaki denetimlerin artırılmasıdır. Ülkemizde gerekli önem ve hassasiyeti görmeyen diğer konu ise “İş Sağlığı ve Güvenliği”dir.

Haaa!

İlgili yasa var mı?

Var.

Uygulayan ya da denetleyen var mı? Ya da yasalar ne kadar yeterli?

Eğer yeterli olmuş olsaydı; 2018 yılında yaşanan iş kazası ölümü 1923 olmamalıydı. Bu rakam İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıkladığı rakamdır. Son 17 yıldır ise iş cinayetlerinden 22 bin 500 işçi öldü.

Depremde yaşanan kayıpların, alınan hasarların sebepleri ile işçi ölümlerinin sebepleri aynıdır. Burada dikkatini çekmek istediğim husus; güç ve para için yapılması ön görülemeyen yerlerde ve şekillerde gerçekleşen inşaatlardır – yapılardır ve bu yapıları denetlemeyen mercilerdir. İşçi ölümlerinde ise maaşlarımızdan vergi alan devletin, bizi çalıştıran patron babalarını denetlememeleridir ya da denetlemeyi istemediklerindendir.

Gelelim Ecevit döneminde depremden sonra yürürlüğe giren yasalara:

  • • ÖTV (Özel İletişim Vergisi) başta olmak üzere bir dizi yeni vergi getirildi ve hala birçoğu yürürlükte.
  • • Ulusal Deprem Konseyi kuruldu ve bu konsey 20 bilim insanı ve araştırmacılardan oluşuyordu. Fakat 2007 yılında lağvedildi.
  • • Deprem sigortası zorunlu hale getirildi.
  • • Türkiye genelinde arama ve kurtarma ekiplerinin sayısı artırıldı.
  • • İmar yasalarında ciddi boyutta değişiklikler yapıldı. Yapıların dayanıklılık esasları ve denetim kuralları değiştirildi. Belli tarih aralıklarında ise daha da güçlendirildi. (Burada gene yanı noktaya geliyoruz: Gerekli denetlemeler yapılıyor mu?)
  • • İstanbul’un birçok alanına deprem konteynırları yerleştirildi ve toplanma alanları belirlendi. Ve günümüze baktığımızda bu toplanma alanlarının büyükçe bir bölümü imara açıldı. (İronik değil mi?)

 

Fabrikalarda, kapısı sokaklara açılan kafelerde, plazalarda vs. küçük bir “toplanma alanı” tabelası görmüşsünüzdür muhakkak. Heh işte! Bir şey olduğunda o plazada çalışan belki 1000 kişi o alana sığacak ya da çalışanlarıyla birlikte kafede bulunan 300 kişi iki adımlık yere sığacak.

Bırakın onu da; bir bakın mahallenizde bildiğiniz bir toplanma alanı mevcut mu? Yoksa daha çok gördüğünüz şey “Kentsel dönüşüm dedeni ile 500 mt ilerdeyiz” yazısı mı?

Bugün hala dolu yağdığında, ülkenin her bir yanı can ve mal kaybı haberleri ile doluyor. Manşetler tipik bir Türkiye tablosu sunuyor bizlere.

İşte bunlar da çarpık kentleşmenin sonuçlarıdır.

Doğa!

Gerçekleşen doğanın güç gösterisi değildir, varlığının belirtisidir. Canlı – cansız ayrımının tanımları bildiğimiz gibi olmayabilir. Bu konuyu daha geniş yelpazede sonraki yazılarımda kaleme alacağım.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İlçelere de bilgi evi!
İlçelere de bilgi evi!
YENİ ORDUSPOR'DA ŞOK İSTİFA!
YENİ ORDUSPOR'DA ŞOK İSTİFA!