istanbul escort
AĞZI OLAN KONUŞUYOR
Gürsel Yıldırım

AĞZI OLAN KONUŞUYOR

Bu içerik 72 kez okundu.
Reklam

AĞZI OLAN KONUŞUYOR

 

“PONTOS/PONTUS”… BEN KİMİM ?

 

     “Oy gidi Karadeniz

      Suların ne karadır

      Senin de benim gibi

      Yüreğin mi yardır”.      

 

      Bir halk türküsüdür bu. Doğrudan Karadeniz’i anlatır.

      Öyleyse sormalıyız; aradeniz neresidir?

      “Efksinos Pontos, Mavi Thalasa, Karadeniz”…

      “Mavi Thalasa”, Yunanca’da Kara Deniz demektir. “Efksinos Pontos” da Karadeniz’in bildiğimiz en eski adıdır. “Efksinos” mutluluk veren, dost anlamındadır. “Pontos” ise deniz anlamına gelir. İki sözcüğü birleştirdiğimizde “Dost Deniz, Mutluluk Veren Deniz” anlamı doğar.

       Niçin dost denizdir?

       İÖ’ki yıllarda (MÖ) Miletoslular Pontos kıyılarına geldiklerinde hiçbir zorlukla karşılaşmamışlar, yerli halklar tarafından dostça karşılanmışlardır. O nedenle sonradan bu coğrafyaya gelenler tarafından “Pontos Efksinos” adı verilmiştir.

       Şimdi sorabiliriz; Miletoslular buraya gelmeden önce bu coğrafyada kimseler yok muydu?.. Elbette vardı. Kimi tarihçilere göre yörede Kafkas kökenli halklar yaşamaktaydı. Hatta içlerinde Türk boyları da olabilirdi. Ancak elimizde tarihi nitelikte yeterli belgeler yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalar, buraya yerleşmiş halkların kimler olduğu konusunda bize bazı bilgiler vermeye başlamıştır.

       Anadolu’nun Karadeniz kıyıları ile doğusunun asıl yerli halkları “Kelkitler, Kaldeliler, Makronlar, Kalibler …” dir. Yunan kolonicileri günümüzden 3 000 yıl önce Anadolu’ya geldiklerinde, zaten bu topraklarda Hitit, Frig, Kimmer, Lid halkları ve yukarıda saydığımız halklar oturmaktaydı. Koloniciler Anadolu’nun batısından başlayarak Anadolu içlerine ve Karadeniz’e doğru yerleştikçe, kendi dilleri olan Grekçe’yi öğretmeye başladılar. Grekçe’yi öğrenen yerli halklar, önce Grek tanrılarına tapınmaya başladılar, sonra da Grekçe İncil okuyarak Hıristiyan oldular.

       “Anadolu ve Rum Göçmenlerinin Kökeni” adlı eserinde Dr. Georgios Nakracas “… bölgelerde yaşayan gerek Müslümanlar, gerekse Hıristiyanlar (Rumlar) ezici çoğunlukla sözü edilen eski halkların torunlarından başka değildir. Bu halklar, İustinianus döneminde Romalılaşmış ve devamında Hıristiyanlaşmışlardır..” demektedir.

       Karadeniz kocaman bir kazandır aslında.  İçinde çeşitli dilleri konuşan, çeşitli inançları, uygarlıkları olan insanların yarattığı sentezin, kültürün kaynadığı, kaynayıp kendi varlığını oluşturduğu dev bir kazan. Uygarlıklara en elverişli doğal coğrafyası, jeolojik yapısı, iklimi ve çağlar boyu kıyılarındaki çeşitli etnik yapılanması ile nice uygarlıkların çöküp yeniden parladığı bir tarih sahnesidir. Yakın zamanımıza kadar bu sahnenin varlığı insanları pek ilgilendirmemiştir.

İlk yerleşenler İskitler

Karadeniz kıyılarının ilk sakinleri MÖ 850’lerde Batı Asya’dan gelip kıyıya yakın steplere yerleşen İskitler’dir. Daha sonra MÖ 750-700 yılları arasında Ege kıyılarına yerleşmiş İon’lar buraya uzanmışlar, Kırım Yarımadası’nda İlk olarak Olbia kentini kurmuşlardır. Aslında Karadeniz’in kolonileşmesi Bronz Çağı’ndan başlamaktadır. Argonot’ların Altın Post Efsanesi ve bu efsanenin kahramanı Jason’un (İason=Ordu Yason Burnu’nu anımsayınız) Gürcistan’da saklı Altın Post’u aramak için Karadeniz kıyılarını kürek ve yelkenle aşması, dönüş yolunda da Karadeniz’in o deli, hırçın karayel fırtınasında Tuna Deltası açıklarında batması Karadeniz mitolojisinin ilk göstergesi sayılabilir. MÖ 450’lerde Halikarnaslı gezgin tarihçi Herodotos bize bilgiler verirken Sinop (Sinope) ve Ereğli (Heraklia)’dan bahseder. Buralarda Amazonlar denen savaşçı kadınları anlatır.

       MÖ 480’de İonyalı kolonistler Kırım Yarımadası’ndadır. Devletlerini kurarlar. Ancak  Karadeniz’in batısında Bosphor, doğusunda Pontos/Pontus Krallığı vardır.

       Karadeniz’in tarihi uzayıp gider. Karadeniz kıyılarına gelip yerleşen, daha önce yaşayanlarla kaynaşan insanların 3 000 yıl kadar geriye giderek başlayan tarihi bir sentezin, karışımın ifadesidir. Bu etnik karışım, Karadeniz çevresinde yerleşen çeşitli halkların beraberlerinde getirdikleri örf, adet, sanat, dil, töre gibi kültürel varlıkların harmanını oluşturmuştur. Bu harmanlaşma Karadeniz kültürünü yarattı. Bu kültür ufak ayrıntılar dışında töreleri, zevkleri, sanatları, pişirdikleri yemekleri, dokudukları çorapları, giydikleri yelekleriyle birlikte Karadeniz insanının fizyonomisini, konuşmasını, çok özel diyalektlerini, özendiğimiz Temel fıkralarını yarattı.

       Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında “Lazlar” denen, Zonguldak’tan başlayıp Rize’ye kadar uzanan yerlerde bir halk oluşumu var. Aslında Laz başka yerlerin adamıdır. Neal Ascherson adlı araştırmacı “.. Lazların yurdunun Trabzon’dan doğuya doğru uzanıp 100 km kadar gidilen bölge olduğu, asıllarının sonradan Müslüman olmuş Ermeniler olduğu, ancak Hıristiyan Ermenilerin katliamından kurtulup Hemşin’e yerleştiklerini, hepsinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu ..” belirtir. Ne kadar doğrudur, araştırılmalıdır. Ancak Lazca denen ve Türkçe ile hiçbir ilişkisi olmayan dillerinin olduğunu, Lazların Orta Asya’dan gelen göçebe kabilelerden de biri olduğunu söylemeliyiz.

      Ayrıca konumuzu ilgilendiren “Bizans Tartışması” da vardır. Zamanın Fransız Cumhurbaşkanı Chirac, ülkemizin AB üyeliği için “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” sözü, hem Avrupa’yı hem Osmanlı Devleti’ni Bizans’ın külleri üzerinde kurulduğu anlayışını vurgulamaktadır. Kötü bir yaklaşımdır. Buna karşılık, o zaman Başbakan olan Sn. Cumhurbaşkanımız Erdoğan da “Bizim nerenin çocukları olduğumuz belli, tarihçiler arasında Osmanlı’ya Bizans diyenler bulunuyor” diye söylemiştir. Chirac’ın amacı, Türkiye’nin de Avrupa kültürünün ve tarihinin bir parçası olduğunu vurgulamaktı. Ancak kendi ülkesinin sağ partilileri “ Bizans tarihi, Türkiye’nin Avrupalılığını göstermez; gerçek bunun tam tersidir” diye karşı çıkmışlardır.

       Gerçekten biz kimiz, kimin çocuklarıyız?

       Cumhuriyetin kuruluş yıllarından başlayarak bu konu tartışmaya açıldı. Türk-İslam sentezini Ülkücü- milliyetçiler savundu. Pan-Türkizm yanlısı milliyetçiler iddialarını ortaya koydular. Cumhuriyetin kuruluşuna önderlik eden Atatürk ve arkadaşları ise Pan-Türkizme, Pan-İslamizme itibar etmediler. Aralarında bu ve buna yakın düşünenler olsa bile ırkçı yaklaşım egemen olamadı. Ancak zaman içinde Türklük anlayışı farklı değişimlerle kendini göstermeye başladı. Ortaya Cumhuriyet devrimlerine karşı olarak İslamcılar da çıktı. Bu anlayışlar kendi tarihimizden kopuşun göstergesidir. Anadolu’yu doğru görmek ve anlamakla kendi tarihimizi de doğru yorumlamış oluruz.

      Peki biz Bizans’ın çocuğumuyuz ?

      Doğrusunu söylemek gerekirse; ne kadar Osmanlı’nın çocuğuysak, o kadar da Bizans kültürünün bu topraklarda bıraktığı mirasın bir parçasıyız. Elbette “Osmanlı’nın çocuğuyuz” derken Türklük ifadesini belirtmek durumundayız.

Bizans’ı ifade ederken de “Hıristiyan mıyız” gibi anti tezi öne koymak istemem. Kimseye “Vay bizi Hıristiyan mı sayıyorsun” dedirtmem. Yani konuyu din-ırk temelinde görmek istemiyorum.

     Sonuç olarak; bu topraklarda dini inanç bakımından Hıristiyanlar da vardı, başka inançta olan topluluklar da vardı. Nereye gittiler? Türklerden başka ırk temelinde topluluklar da vardı; nereye gittiler. Öyleyse, bu topraklarda yaşayan insanların, kültürlerin birikimlerinin devamı olduğumuzu söylemek yanlış mı olur?

Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman’ın Kanunnameleri’nde “Kadim” sözcüğü geçer. Açıklaması şöyledir. Kadim=Öncesini kimsenin bilmediğine denir. Türklerin adı, Türkiye’den değil, yani Avrupalıların Türkiye dediği yurttan dolayı değil; Türkiye’nin adı Türklerden gelir. Yani bu topraklarda Türkler oturduğu, yurt edindiği için adı Türkiye’dir. Tarihten gelen kadim bir ad değildir.

Rahmetli Mümtaz Soysal’ın ifadesiyle; “Türkiye, kadim bir coğrafya terimi değil. Bizim AB’ciler duymasın ama bugünkü Türkiye’nin büyük bölümünü oluşturan topraklara, Romalılar “Küçük Asya” derlerdi. Onlardan önce de Grekler, yani eski Yunanlılar “Gündoğusu” anlamına gelen “Anatolia””derlermiş. Biz Asya’dan beri anaerkil bir kavim olduğumuz ve analarımızı çok sevdiğimiz için “Anadolu” demişiz.

            Şunu unutmayalım; Türkiye sözünü ilk kullananlar Haçlı Seferleri’nin Hıristiyanlarıdır. Kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak için sefere çıktıklarında, Konstantinopolis’ten sonra topraklarda uzaktan gelme, bıyıkları tersine kıvrık, hafif çekik gözlü Moğolları andıran ve Türkçe denen bir dili konuşan insanlara rastlayınca, buralara “Turguie, Turchia, Türkei” gibi adlar vermişler. Osmanlılar “Türk” ve “Türkiye” sözcüklerini hemen hemen hiç kullanmazlarken Batılılar Osmanlı’ya Türk ve Osmanlı topraklarına “Türk İmparatorluğu” demişlerdir.

            “Avrupa Birliği’nin asıl kurucusu biziz” diyen bazıları Osmanlı padişahlarının annelerinin adlarını sıralayınca acaba haklı olmazlar mı?

            Şimdi bunları aklımızda tutarak “Karadeniz’de Rum yerleşmesinin niteliği”ni inceleyelim.

            Doğu Karadeniz bölgesinde ve diğer bazı bölgelerde oturan halkımız ve birtakım aydınlarımız “Kent, kasaba ve köy” lerin kimliği konusunda yanlış bilgilere sahiptirler, diyebiliriz. Çoğunun eski sakinlerinin Rumlar olduğunu, eski yapıların bunlardan kaldığını, nüfusun çoğunluğunun bunlardan oluştuğunu, bizlerin sonradan geldiğini söylemektedirler. Rumlardan önceki halkların varlığını neredeyse kabul de etmezler. Halbuki daha önceki yazımızda vurguladığımız gibi, bu topraklara MÖ. III. Bin-II. Bin yılları arasında “Gas/Kas” ve “Gud/Gutiler”, Kafkasya’dan “Mosklar, Tibarenler, Marlar”, yine MÖ. 675 yıllarından itibaren “Kimmerler” yerleşmişlerdir. Sinop, Samsun, Giresun, Trabzon, Ordu,Tirebolu şehirleri bu yüzyılda (MÖ. 656) kurulmuştur. Kimmerler’ den sonra İskitler gelmişler ve egemenlikleri 28 yıl kadar devam etmiştir. İskitlerin egemenliklerine MÖ. 606’ da Medler son vermiştir. Bölge MÖ. 517 yılında Persler’in eline geçmiş ve egemenlikleri MÖ 334 yılında İskender’in Doğu Seferi’ne kadar devam etmiştir. MÖ. 400 yılında Doğu Karadeniz’de yaşayan kavimler Kolhlar, Driller, Mossinokiler, Halipler ve Tibarenler’di. Bu kavimlerin hiçbiri Yunan asıllı değillerdi. Bölge MÖ. 312-280 yılları arasında İskender’in komutanları, MÖ. 280-63 yılları arasında Pontos Devleti yönetiminde bulunuyordu. MÖ. 63- MS. 395 yılları arasında Doğu Roma İmparatorluğu’nun, MS. 394-1204 yılları arasında Bizanslı’ların elindeydi. Bu tarihler arasında önemli olaylardan biri de MS. 530 yılında bozguna uğratılan Bulgar Türkleri’nin (Kıpçaklar) Trabzon yöresine yerleştirilmesidir. Yine XII. Yüzyılda Kuman Türkleri’nden 40 000 ailenin Gürcistan’a inerek Hıristiyanlığı kabul etmesi ve Doğu Karadeniz ile Doğu Anadolu’ya gelmesi dikkate değerdir. 1057’li yıllarda Anadolu’ya gelen Türkler Trabzon’u almışlar, üç yıl orada kaldıktan sonra Rumlar şehri 1075 yılında tekrar geri aldılar. Ancak XIII. Yüzyıldan itibaren Çepni Türkleri’nin akınları devam etmiş, 1341’den sonra Giresun ve Kelkit Vadisi’ni ele geçirmişler ve oralara yerleşmişlerdir. 1380’de sahile inen Çepnilerden Hacı Emir Oğulları 1397 yılında Beylik kurarak kesin Türk yerleşimini sağlamıştır. 1461 yılında Trabzon’un fethinden sonra da Giresun’dan Hopa’ya kadar bütün yerleşim yerleri Osmanlılar’a katılmıştır.

Tarihçi Stefanos Yerasimos, Pontos bölgesi olarak nitelendirdiği Trabzon, Gümüşhane, Lazistan, Samsun(Canik) sancaklarını oluşturan yerlerde Hıristiyanların büyük bir bölümünün Ortodosk olduğunu, ama o dönemde Ortodoskların, kökeni ne olursa olsun Anadolu’da yaşayan, Türkçe ya da Rumca konuşan bütün Ortodosk Hıristiyanlığının Yunan olduğunu söylenemeyeceğini belirtir. XIX. Yüzyıl nüfus verilerine bakıldığında Ordu ve yöresinde 1904 yılı itibariyle;

Merkez nahiyede : 26796 Türk, 7238 Rum, 5728 Ermeni, 520 Katolik.

Gölköy (Habsamana) : 13501. Türk, 2459 Rum, 2488 Ermeni.

Ulubey : 10987 Türk, 896 Rum, 2488 Ermeni.

Perşembe : 18488 Türk, 827 Rum, 1013 Ermeni.

Bolaman : 13645 Türk, 888 Rum, 647 Ermeni.

Aybastı : 11357 Türk, 1880 Rum vardır. Rum ve Ermeni nüfuslarının olaylar ve göçler nedeniyle değiştiğini belirtmek gerekir. Bu değişimle genellikle bölgede nüfuslarını artırma yoluna gitmişler, hatta hiç yerleşik olmadıkları köylerde bile nüfus varlıklarını göstermeye çalışmışlardır. Giderek sosyal ve ekonomik gelişmeler sonucu kırsal bölgedekilerin kıyılara yöneldikleri de görülmektedir.

            Burada Alman tarihçi Fallmayarer’in “Trabzon’un daha önce Yunan olmayan kavimlerin kurdukları yerleşim yeri olduğunu, Yunan halkının Antik Yunan halkı ile bir ilişkisi ve devamı olmadığını; Yunan soyunun kaybolduğunu ve onun yerine Helenleşmiş ve Slavlaşmış ve öteki halkların karıştığını” belirttiğini de yazalım.

       Yine Mehmet Özsait adlı araştırmacımız “Eskiçağ Tarihinde Trabzon” adlı yazısında “Yunanva “Deniz” anlamına gelen “Pontos” eski çağlarda Karadeniz’e verilen adlardan biridir. İranlılar Karadeniz’e “ Karanlık, muzlim” anlamına gelen “Ahsena” adını vermişlerdir. Türkiye’ye göre Karadeniz kuzeyde bulunmaktadır. Türklere göre kuzey “Kara” sözcüğü ile adlandırıldığından Karadeniz ifadesini kullanmışlardır. Pontos Devleti’ni İranlı asil bir aileden gelen III. Mithridas kurmuştur. Devletin merkesi Amasya şehri idi..” demektedir.

Pontos/Pontus Devleti’nin Kuruluşu

Pontos, Hellen dilinin “Deniz” anlamındaki sözcüğüdür, dedik. Hellenler Karadeniz’e yaranmak amacıyla “ Dost Deniz” diye adlandırdılar. Bölgeyi, yani Anadolu’nun Pontos Kappadokiası’nı “Anadolu’nun Paphlagonia ile Kolkhis arasındaki parçasını, bizim bugün kullandığımız adıyla, Anadolu’nun Doğu Karadeniz Bölgesi’ni tanımlamış oluruz.

Karadeniz Kappadokia’ sında konuşulan Kappadokia dilinin kendisine özgü yazısı hiçbir zaman gelişmemiştir. Helen kolonizasyonu döneminde yeni kurulan ya da Helenleştirilen kentlerin başlıcaları şunlardır:

  * Samsun (Amisos) İÖ. 7.yüzyılda Miletos’tan gelen göçmenlerce ele geçirildi ve Helenleştirildi. Adın aslı Anadolu’nun Luvi dilinden gelmektedir. Türk ağzında “Ana Tanrıça Yerleşim Yeri” olarak tanımlanır.

 * Ordu (Kotyora) Sinoplu Hellen göçmenlerince İÖ. 6. Yüzyılda Hellenleştirildi.

 * Giresun (Kerasous/Kerasountos) Aynı yüzyılda Hellenleştirildi.

 * Trabzon (Trapezous/Trapezountos) Aynı yüzyılda Helenleştirildi.

 

            İskender Karadeniz’e ulaşmaksızın Anadolu topraklarında gezerken Karadeniz Kappadokiası bölgesinde İran imparatorluk satrapı (Valisi) Mithradates/Mithridates adlı, İran Persleri’nin soyundan bir aileden gelme, yetenekli devlet adamı ortaya çıktı. Adı, İran dilinde “Işık Tanrısı Mithra” yla bağlantılıdır. İskender’e boyun eğmedi. İran İmparatorluğu da yıkıldığı için kendi bölgesinde bağımsız kral durumuna geçti. İskender ordularına karşı savaştı ve İÖ.302’de öldürüldü. Tarihin “Pontos Krallığı” diye anılan devletin kurucusu sayılan bu kişini yerine oğlu II. Mithridates geçti. Krallık böyle devam ederken  Galata (Ankara) konusunda anlaşamayan Roma ile arası bozuldu. Başkent Sinop’ta bir şölen sırasında kendi dalkavukları tarafından öldürüldü. Krallığın altın çağında Bergama’ya kadar uzanıldı. Hatta orasını başkent yaptı.

            Pontos Krallığı yönetimi, Pers-Hellen  etkisiyle yerli geleneklerin uyumlu kaynaşmasını belirten en güzel örnektir. Hellen kaynakları MÖ birinci binin ikinci yarısında Anadolu’da kurulan  yerli hükümetler arasında en çok Pontos Krallığı hakkında bilgi vermişlerdir. İncelemeye ve belgeye dayanan bu bilgi, bilhassa Romalıları ciddi şekilde hırpalamış olan Mithridat Evpator devri hakkında pek geniş ve etraflıdır. Küçük Asya’daki çağdaşı hükümetlerin yönetim şekilleri hakkında bir örnek olan Mithridat Evpator’un devrini belirtmekle, diğerleri hakkında da bilgi sahibi olabiliriz. Mihtridatların Pontos krallığının da bir mozaik olduğunu söylemeliyiz. Bu krallık içinde 25 dil konuşuluyordu. Bu kavimlerin daha devletleşme hayali yoktu. Ancak bunları askeri bir despotlukla yönetmek mümkündü.

            Pontos krallığında halk daha çok köylerde oturuyordu. Dört bölgeye ayrılmıştı ve buralarda valilikler vardı. Maliye işlerini parlak bir şekilde yürütmüşlerdi.

            MÖ. 82 yılındaki Roma’ya karşı on yıl süren savaş sonucu yenilgiyle Pontos İmparatorluğu ortadan kalkmıştır. Yenilgiye tahammül edemeyen Kral Mihtridat Evpator intihar etti.

            Mihtridat pek çok yeteneği, yorulmak bilmez çabası, kahramanca ölümü ile ender rastlanan kişilikti. Ruhunun derinliklerinde sezilen ideali, Anadolu’yu yabancı istilasından kurtarmak; dağında taşında, denizinde kahramanlık destanları yarattığı bu ülkeyi tek bayrak altında toplayarak, dış baskılara karşı durabilecek bir duruma getirmekti.

Pontos denince kurtuluş savaşı yıllarında Karadeniz’de örgütlenen gizli, kimilerine göre açık “Pontos” örgütleri akla gelir. Bunlar genellikle Kurtuluş Savaşı sırasında karşı safta yer almıştır.

            Karadeniz tarihini Pontos gerçeğinden soyutlamak mümkün değildir. Ancak üç bin yıl önceki Pontos gerçeği ile bu yüzyılımızdaki Pontos olaylarını birbirinden ayırmak gerekir. Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan milliyetçilik akımlarının etkisiyle yeni bir Pontos Devleti hülyalarına kapılan Karadenizli Rumların tarihi yanılgılarını görmelerini beklerim.

            Pontos tarihi, Karadeniz’de yaşayan ulusların, kavimlerin ortak tariihidir. Dolayısıyla Türkiye’nin de tarihidir. Bugünkü Karadeniz kültürünün kökleri Pontos kültüründendir. Örneğin, Tranzonlu kızların güzelliği Asya krallarının dikkatini çekmişken, Avrupa roman ve masallarına da konu olmuştur. Çerkes, Gürcü, Ermeni ve Türkmen prenslerinin Trabzonlu prenseslerle ve bey kızlarıyla evlenmeleri Batı ve Doğu hikayelerinde yer almıştır.

O yörelerde halen söylenen şöyle bir türkü vardır:

Sen sari saçun sari

Seni kim tarayacak

Bakalım Urum kızı

Kim kimi arayacak…

            Pontos kültürü hakkında bilgi almak için  “Ömer Asan/Pontos Kültür” adlı esere başvurmak faydalı olur. Bu eser incelendiğinde Karadeniz kıyılarında kurulan şehirlerle birlikte yayla adetleri, öyküler, soyağacı bilgilerine de ulaşılır. Ayrıca “İlyas Karagöz/Mitolojide Doğu Karadeniz” ve “Bilge Umar/Karadeniz Kappadokia’sı” kitapları yararlı olur.

SONUÇ NEDİR

Hiç kimse, Karadeniz’de yaşayan her kimse kendini Pontos kültüründen azade tutamaz. Köyüm olan Mesudiye/Yukarı Gökçe’de tarih ve soykütüğü araştırması yaparken yaşlıları dinlemiştim. Kimi “Oğlum fazla karıştırma; bakarsın gerimiz Bavli veya Yani çıkar” diyerek geçmiş bağlantımızı ifade etmeye çalışmıştı. Aslında ulus olarak yazılı kaynaklara pek itibar etmediğimizden geriye kültürümüz hakkında pek belge bırakmıyoruz.

            Sülalemizin Trabzon/Of/Söğütlü köyünden 1650’li yıllarda göç ederek Mesudiye’ye yerleştiğini araştırmalarımla öğrendim. Bize “Kapucuoğulları” diyorlar. “Kapu/Kapı” terimi Orta Asya’dan gelen bir ifadedir. Eski Nüfus ve Tapu kayıtları ile Fatih Salnameleri’ne bakınca 1650 yılından itibaren Müslüman/Türk nüfusu olarak yerleştiğimiz anlaşılmaktadır. Elbette bu topraklara gelince dedelerimizin karşısına Rum ahali çıkmış, hoşnutla karşılamış ve yerleşim için yer göstermiştir. Bu durum bölgemizde yerleşen her aile için hemen hemen aynıdır.

Uzun yıllar onlarla birlikte yaşadıktan sonra Kurtuluş Savaşı yılları sonrası ortaya çıkan mübadele ile Rum nüfusu azalmış, giderek tükenmiştir. Ancak bıraktıkları izleri görmemek yanlış olur. Hatta köy adımız “Faldaca” olup Hellen dili ifadesidir. Başka ortak kelimeler, oyunlar, türküler vardır. Ne varki onlarla birlikte, belki de daha önceki yüzyıllarda gelip yerleşmiş, kavmiyeti belli olmayan aileler vardır. Zannederim Türk boylarındandır. 12 yüzyıl Hıristiyanlığın etkisinde kaldıklarından (Tüm Anadolu gibi) Hıristiyanlaşmışlar, belki de soy geçmişlerini unutmuşlardır.

            Bu durum Türklerin Anadolu’ya çok eski tarihten itibaren gelişiyle değişime uğramış, bugünkü görüntüyü ortaya çıkarmıştır.

            Maalesef çoğu insanımız gibi derinliğine tarih bilgisi olmayan bazı siyasilerimizde sakat bir anlayışla Pontos meselesini çıkarlarına uygun kullanmaya kalkmışlar ve Karadeniz halkının öfkesine uğramışlardır. Özellikle İstanbul Büyük Şehir Belediyesi seçimleri sırasında AKP’li siyasilerin söyledikleri hiç hoş değildir. Burada da çuvallamışlardır. Kardeniz’de doğup büyüyen, Karadeniz nüfusuna kayıtlı birisini “Pontos” ifadesiyle yargılamak tarih bilmemezlik kadar ayıptan öte davranıştır.

            Bu ırkçı, gerici düşünceyi lanetliyorum.

            Bu düşüncenin altında ırkçı yaklaşım kadar dinsel yaklaşım da söz konusudur. Halbuki çağımız artık bu tür faşist görüşleri aşmış, daha evrensel bir dil kullanmaya yönelmiştir. Hiçbir zaman da ulusal devlet olmak fikrinden de vazgeçmiş değiliz. M. Kemal Atatürk ve arkadaşlarının ortaya koyduğu Türkiye Cumhuriyeti devleti böyle yönelmeleri kabul edemez.

 yildirim.gursel@gmail.com

08 Haziran 2019/ORDU

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
4 AYDIR MAAŞLARINI ALAMADILAR!
4 AYDIR MAAŞLARINI ALAMADILAR!
2.AMATÖRDE PLAY-OFF ZAMANI
2.AMATÖRDE PLAY-OFF ZAMANI